Çok Çalışmak mı, Akıllı Çalışmak mı?
İş dünyasında başarı uzun yıllar boyunca “çok çalışmak” ile tanımlandı. Uzun mesailer, yüksek tempo ve sürekli meşgul olmak, çalışkanlığın en görünür göstergeleri olarak kabul edildi. Ancak değişen çalışma biçimleri, artan tükenmişlik tartışmaları ve verimlilik odaklı yaklaşımlar, bu anlayışı yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bugün artık soru sadece ne kadar çalıştığımız değil; nasıl, neye hizmet edecek şekilde ve hangi etkiyle çalıştığımız, işimizin gerekliliklerine uygun çalışıp çalışmadığımız söylenebilir.
Çok Çalışmak Ne Anlama Geliyor?
Çalışma kavramı, farklı disiplinlerde ve dönemlerde çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Çalışmaya atfedilen anlamın; ekonomik koşullar, toplumsal değerler ve kültürel normlarla birlikte değiştiği görülmektedir. Bu çerçevede çalışma, birçok toplumda yaşamın sürekliliğiyle ilişkilendirilen ve insan hayatında önemli bir yer tutan sosyal bir faaliyet olarak değerlendirilebilir.
İstihdam, çoğu zaman çalışma kavramı içinde ele alınsa da çalışmak ile istihdamın aynı anlama gelmediği söylenebilir. İstihdam, daha çok belirli bir iş ilişkisini ve ücret karşılığı yürütülen faaliyetleri ifade ederken çalışma, bundan daha geniş bir alanı kapsar. Bu nedenle çalışmayı, fiziksel ve zihinsel bir çaba içeren, belirli bir amaca yönelmiş insan eylemi olarak tanımlamak, kavramı anlamak için uygun bir zemin oluşturabilir.
Anthony Giddens, çalışmayı zihinsel ve fiziksel çaba temelinde ele alır ve bu çabanın, kültürler arasında farklı biçimler alsa da ekonomik yapıların önemli bir unsuru olarak görüldüğünü ifade eder. Giddens’a göre iş; insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik mal ve hizmetlerin üretimi sürecinde, çeşitli görevlerin yerine getirilmesini ve bu süreçte emek harcanmasını kapsayan bir faaliyet alanı olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşım, çalışmanın çoğu zaman karşılığı ödenen emekle ilişkilendirildiğini düşündürmektedir.
Bu bağlamda “çok çalışmak” yalnızca uzun süreler boyunca iş başında bulunmayı değil; belirli amaçlara ulaşmak için yoğun bir zihinsel ve fiziksel çabanın ortaya konulmasını da içerebilir. İş dünyasında bu ifade, çalışanın zaman ve enerjisinin önemli bir bölümünü işe ayırdığını anlatmak için kullanılmaktadır. Ancak bu çabanın nasıl değerlendirildiği ve ne ölçüde etki yarattığı, içinde bulunulan bağlama göre değişkenlik gösterebilir.
Çalışma yaşamında ortaya konulan fiziksel ve zihinsel emek, çoğu zaman örgütsel hedeflerle ilişkilendirildiğinde daha anlamlı hale gelmektedir. Bununla birlikte, yoğun emeğin her koşulda beklenen sonucu üretmeyebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle çok çalışmak, tek başına ele alınabilecek bir nitelikten ziyade, bağlamı ve yarattığı etki ile birlikte değerlendirilmesi gereken bir kavram olarak ele alınabilir.
Akıllı Çalışmak Ne Demek?
Çalışma hayatında en iyi sonuca ulaşmanın yolu gerçekten her zaman daha fazla efor sarf etmekten mi geçer? Uzun süredir bu soruya verilen yanıtlar değişmeye başlamış durumda. Özellikle tükenmişliğe varan sonuçların daha görünür hale gelmesiyle birlikte, uzmanlar artık yüzde yüz eforla çalışmak yerine, enerjiyi daha dengeli ve bilinçli kullanmayı öneriyor.
Bu yaklaşımın sıkça referans verilen örneklerinden biri, dokuz kez Olimpiyat altın madalyası kazanmış atlet Carl Lewis’in yarış tarzı. Lewis, sprint koşularında alışılmışın aksine sakin bir başlangıç yapar, yarış boyunca temposunu korur ve enerjisini kontrollü biçimde kullanırdı. Rakipleri yarışın sonuna doğru zorlanırken, Lewis’in hâlâ rahat ve odaklı olduğu görülürdü.
Bu stil, zamanla “yüzde 85 kuralı” olarak anılmaya başlandı. Maksimum eforun biraz altında kalmayı tercih eden Lewis’in, bu sayede farkındalığını, gücünü ve odağını daha uzun süre koruyabildiği ifade edilir. Yarışın sonuna gelindiğinde ise bu yaklaşımın avantajı net biçimde ortaya çıkardı.
Yönetim ve organizasyon alanında çalışan bazı uzmanlar, bu bakış açısının yalnızca sporla sınırlı olmadığını; çalışma hayatı için de ilham verici olabileceğini dile getiriyor. Her ne kadar her ortamda “yüzde 85” gibi net bir oranla ifade edilmese de, dünyada ve Türkiye’de daha dengeli ve akılcı çalışma yaklaşımlarının giderek daha fazla benimsendiği görülüyor.
Bu çerçevede akıllı çalışmak, maksimum eforu sürekli hale getirmekten ziyade, enerjiyi doğru işlere yönlendirmek anlamına geliyor. İş gününü planlarken verimliliği ve etkiyi merkeze almak; uzun ve yorucu mesailer yerine, daha kısa sürede anlamlı sonuçlar üretmeyi mümkün kılabiliyor.
Akıllı çalışmanın temelinde önceliklendirme yer alır. Daha az kritik görevlerle meşgul olmadan önce, genel hedeflere en fazla katkıyı sağlayan işlerin belirlenmesi ve zamanında tamamlanması bu yaklaşımın önemli bir parçasıdır. Böylece çaba, gerçekten değer üreten alanlara yönlendirilmiş olur.
Tüm bu yönleriyle akıllı çalışmak, tek tip bir reçete sunmaktan çok; çalışanın, işin ve organizasyonun ihtiyaçlarına göre şekillenebilen bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
İş Dünyasında Hangisi Daha Fazla Değer Görüyor?
Çok çalışmak ve akıllıca çalışmak, iş hayatında sıklıkla karşı karşıya getirilen iki yaklaşım olsa da, çoğu zaman birbirini tamamen dışlayan kavramlar değildir. Her ikisi de hedeflere ulaşmayı amaçlar; ancak izlenen yol, kullanılan kaynaklar ve ortaya çıkan etki açısından farklılaşırlar.
Geleneksel iş anlayışında çok çalışmak, üretimi artırmaya ve işleri zamanında tamamlamaya odaklanır. Akıllı çalışmak ise daha çok süreci sorgulamayı, yöntemi iyileştirmeyi ve sonucun niteliğini artırmayı hedefler. Ortaya çıkan sonuçlar açısından bakıldığında; çok çalışmak genellikle daha fazla işin tamamlanmasını sağlarken, akıllı çalışmak daha verimli yöntemler, daha yüksek kalite ya da daha kısa teslim süreleriyle ilişkilendirilebilmektedir.
Günümüz iş dünyasında ise giderek daha fazla, yalnızca ne kadar çalışıldığına değil; nasıl ve neye hizmet edecek şekilde çalışıldığına bakılıyor. OECD verileri, Türkiye’de çalışma saatlerinin yüksek olduğunu gösterse de, bu uzun saatlerin her zaman yüksek verimlilikle örtüşmediğine dair güçlü bir tartışma alanı yaratıyor. Bu da çalışmayı, sadece zaman ve efor üzerinden değil; sonuç, etki ve sürdürülebilirlik üzerinden değerlendirildiğini düşündürüyor.
Her Pozisyon İçin Akıllı Çalışmak Mümkün mü?
Bu tür yaklaşımlar her pozisyonda aynı etkiyi yaratmayabilir. Uzaktan ya da esnek çalışma düzenlemeleri, teknolojiyi yoğun kullanan ve kendi işini büyük ölçüde yönetebilen roller için daha uygun bir zemin sunabilir. Buna karşılık, saha operasyonları, sıcak müşteri ilişkileri ya da sürekli yüz yüze etkileşim gerektiren görevler bu esneklikten daha sınırlı ölçüde yararlanabilir.
Akıllı çalışmanın temel ilkeleri olan esneklik, önceliklendirme ve sonuç odaklılık teoride tüm pozisyonlara uygulanabilir görünse de, uygulamanın biçimi ve yarattığı etki işin niteliğine bağlı olarak değişir. Bu nedenle akıllı çalışmayı başarılı kılan, onu her pozisyon için geçerli tek bir reçete olarak görmekten ziyade; işin doğasına, organizasyonel desteğe ve çalışan yetkinliklerine göre uyarlayabilme becerisidir.
Çok çalışmak genellikle daha fazla işin tamamlanmasını sağlarken, akıllı çalışmak daha verimli yöntemler, daha yüksek kalite ya da daha kısa teslim süreleriyle ilişkilendirilebilmektedir.
Aşağıdaki tablo bu farkı özetlemektedir:
|
Boyut
|
Çok Çalışmak
|
Akıllı Çalışmak
|
|
Odak
|
İş miktarı ve süre
|
Etki ve sonuç
|
|
Süreç
|
Belirlenmiş, tekrarlanabilir
|
Esnek, sorgulayıcı
|
|
Yaklaşım
|
Tutarlı çaba
|
Planlama ve önceliklendirme
|
|
Sonuç
|
Daha fazla iş
|
Daha verimli ve nitelikli çıktı
|
|
Değer Algısı
|
Görünür emek
|
Ölçülebilir katkı
|
İdeal Denge Mümkün mü?
Çok çalışmak ile akıllı çalışmak arasındaki tartışma, çoğu zaman birini seçip diğerinden vazgeçmek gerektiği düşüncesiyle ele alınıyor. Oysa iş dünyasında pratikte karşılaşılan tablo, bu iki yaklaşımın tamamen birbirinin alternatifi olmadığını gösteriyor.
Bazı dönemler yoğun emek ve yüksek tempo kaçınılmaz olabilir. Bazı durumlarda ise durup düşünmek, süreci yeniden tasarlamak ve enerjiyi daha doğru noktalara yönlendirmek daha anlamlı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle ideal denge, herkes için aynı noktada duran sabit bir çizgi olmaktan ziyade; işin niteliğine, hedeflere, içinde bulunulan koşullara ve bireysel kapasitelere göre değişen bir alan olarak düşünülebilir.
Bugün iş dünyasında değer gören yaklaşım ne yalnızca çok çalışmayı yücelten ne de çabayı tamamen arka plana atan bir bakış açısı olduğu varsayılabilir. Aslında gerektiğinde emek vermeyi, gerektiğinde ise aklı ve sistemi devreye almayı başarabilen çalışma biçimlerinde ortaya çıkıyor. Denge tam da burada, bilinçli tercihler ve farkındalıkla kurulabiliyor.
Kaynakça